3. DÜNYA UYGUR KURULTAYI’NIN ARDINDAN
Alimcan İnayet
Rabia Kadir imzasını taşıyan davetiyeyi aldığımda çok heyecanlanmıştım. Elimdeki Dünya Uygur Kurultayı’nın davetiyesi idi. Kurultay Amerika Birleşik Devletlerinin başkenti Washington’da düzenlenecekti. Bu toplantıya Enstitümüzün Sosyal, Ekonomik ve Siyasal İlişkiler Anabilim Dalı başkanı olarak gözlemci sıfatıyla katılabilirdim. Medyada domuz gribi ile ilgili korkutucu haberlerden dolayı, başlangıçta gidip gitmeme konusunda baya tereddüt ettim. Sonra tüm kişisel önlemleri almak kaydıyla gitmeye karar verdim.
Bu benim Amerika’ya ilk gidişim olacaktı. Münih üzerinden yaptığımız uzun bir yolculuktan sonra Washington Dullas Havaalanına indik. Pasaport kontrol noktasına gelince, fark ettim ki, burada domuz gribi ile ilgili en ufak bir önlem söz konusu değildi, televizyonlarda gördüğümüz o maskeli görevliler ve maskeli yolcular burada yoktu. Bu durum bizi, özellikle beni çok rahatlattı. Kurultay görevlileri tarafından sıcak bir şekilde karşılandıktan sonra, fazla lüks olmayan sıradan bir otele götürüldük. Lobide bizden önce ulaşan konuklar vardı. Konuklar arasından kısa boylu, zayıf bir hanım ayrılarak gelip bizi bir ana şefkatiyle sıcak bir şekilde karşıladı. Başında doppa (şapka), atlas etek üzerine kırmızı ceket giymiş olan bu hanım Rabia Kadir idi. Hakkında yazılmış bir biyografik romanı Türkiye Türkçesine aktarırken hayatını ezberlemiştim. Gerçekten yüzünde yılların birikmiş kaygıları, endişeleri, dert ve elemleri belli oluyordu. Çin zindanlarında onca çileyi, onca acıyı çekmiş olmasına rağmen, hala ayakta dimdik sağlam duruyordu. Gözlerinden hala zeka fışkırıyordu. Konuşma tarzı ve davranışlarından kendine ne kadar güvendiğini ve kararlılığını fark ettim. İşte o Uygur halkının ana dediği büyük insandı. Kendimi tanıttıktan sonra, bir ana şefkatiyle bana tekrar sarıldı. Bir an içimden ağlamak geldi. Saygı ve selamdan sonra bize ayrılan odaya yerleştik.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Dulles havaalanının yakınındaki Hyatt Hoteli’ne nakledildik. Oldukça lüks bir oteldi orası. Odalar geniş ve temizdi. Penceresinden havaalanından kalkan ve havaalanına inen uçaklar gözüküyordu. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen Uygur kardeşlerim bu otele toplanmıştı. Bazılarıyla beş, bazılarıyla on senedir görüşmemiştim. Bazılarını radyodan, bazılarını yaptıkları faaliyetlerinden, bazılarını yazdıklarından tanıyor isem de, kendilerini hiç görmemiştim. Bu vesileyle pek çok hemşerimle tanışmış oldum. Hepsi Uygur halkının kıymetli evlatlarıydı. Kalplerinin vatan, millet diye attıklarını hissediyor gibiydim. Hepsinin gözlerinde bir gurur, bir ışık, bir umut vardı. O gün, yani 17 Mayıs günü, otele yerleşme işlemlerinden dolayı fazla faaliyetimiz olmadı, ancak akşam üzeri ertesi günkü faaliyet ve gündem hakkında bilgi verildi. O gece yine uyuyamadım. Çünkü heyecan vardı, Türkiye ile yedi saatlik zaman farkı vardı. Buna alışmak birkaç gün alacaktı.
18 Mayıs günü saat 10:30’ta şehir merkezindeki bir binanın dördüncü katında “Doğu Türkistan: Komünist Çin Yönetiminde 60 Yıl” (Şerkiy Türkistan: Komünist Hitay Hakimiyiti Astidiki 60 Yıl) konulu ilk panel düzenlendi. Konuşmacılar; Marino Busdachin (General Secretary, UNPO ), Carl Gershman (President, National Endowment for Democracy) ve Hans Hogrefe ( Director of the Tom Lantos Human Rights Commission) idi. Hepsi insan hakları, demokrasi ve hukuk alanında çalışan uzman kişilerdi. Önce açılış konuşmasını yapmak üzere Rabia Kadir Hanım kürsüye davet edildi. Benim Rabia Kadir Hanım’ın resmi konuşmasını ilk dinleyişimdi. Dinledikçe hayretler içinde kalıyordum, konuştukları bir ortaokul tahsili görmüş kişinin ağzından dökülemezdi. Kelimeler ağzından öylesine net, öylesine keskin, öylesine akıcı bir şekilde dökülüyordu ki, dinledikçe şaşkına dönüyor, duygulanıyor, gözlerimden yaşlarımı tutamıyordum. Hayalimde tasavvur ettiğim lider sanki oydu. Konuşmalarıyla beni etkileyen, duygulandıran, sürükleyen ve ağlatan lider çok fazla değildi. Bir keresinde merhum liderimiz İsa Yusuf Alptekin’in konuşmasından etkilenip ağladığımı hatırlıyorum. Rabia Kadir Hanım Doğu Türkistan Uygur halkının başına gelen felaketleri, Çin hakimiyetinin uyguladığı insanlık dışı politikaları, Uygur halkının özgürlük isteklerini, insanca yaşama arzularını dile getirdi. Benim dikkatimi çeken en önemli bir cümlesi şu oldu: “Çin yönetimi Uygur halkını zor kullanmaya mecbur etmekte, ancak Uygur halkı bu tuzağa düşmeyecektir.” Bu cümle Uygur halkının şiddete, teröre karşı, barışsever, insani karakterini ifade ediyordu. Onca aşağılanmaya, onca zulme, onca haksızlığa maruz kalmış olmasına rağmen, zor kullanmaya, şiddete başvurmaya kesinlikle karşıydı. Sonra kürsüye Marino Busdachin çıktı. Tercümanın özetle aktardığına göre, o konuşmasında Uygur halkının özgürlük, demokrasi ve insan hakları mücadelesini desteklediğini ifade ediyordu. O, Çin’de 149 milyon nüfuslu azınlık milletlerin yaşadığını, Çin yönetiminin otonomi hakkı isteyenleri terörist diye suçlayıp bastırmakta olduğunu, 1955 yılında Doğu Türkistan’da yüzde 6 civarında olan Çinli nüfusun bugün yüzde 41 olduğunu, Çin yönetimin göçmen yerleştirme yöntemiyle Uygurları azınlık durumuna düşürdüğünü, Uygur kızlarını Çin’in iç bölgelerine nakledildiğini, asimilasyon politikasının devam etmek olduğunu, dini faaliyetlerin sıkı kontrol altına alınmakta olduğunu, batı ülkelerinin ise iktisadi menfaat nedeniyle insan hakları ve demokrasi konusunda Çin yönetiminin üzerine fazla gidemediğini dile getirdi. Ona göre, bölücülük ve bağımsızlık faaliyetleri bugünkü dünya vaziyetinde fazla destek görmez, ama yüksek otonomi haklarını uluslar arası yardım ve destekle elde etmek mümkündür. O, bunun bir süreç olduğunu, bu süreçte Uygurların kendi milletini koruması, dini inanç, örf adet ve geleneklerini koruması gerektiğini ifade etti. Busdachin’den sonra Carl Gershman kürsüye çıktı. O da Doğu Türkistan’da mevcut olan iktisadi ve sosyal sorunlardan, eğitim sorunlarından bahsetti. Ona göre, Çin yönetimi tarihi çarptırıp gerçek tarihi gizlemekte, Kaşgar’da kitapları yakıp, dini kurumları sıkı kontrol altına alarak dini ibadetleri yasaklamakta, zorunlu göç hareketi yürütmekte, geleneksel eski mimariler ve evleri yıkıp Uygur kültürünü tahrip etmekte, terörizm bahanesiyle Uygurları bastırmakta, içkiye karşı organize edilen meşrep gibi geleneksel eğlenceleri yasaklayıp Uygur toplumunun ahlaki çöküşünü hızlandırmayı amaçlamaktaydı. O, konuşmasında yine Uygurların kendine has milli özelliklerini koruması gerektiğini, Çin’in demokratik bir rejimde daha da güçlenebileceğini, azınlıklar meselesini devlet düzeyinde yeniden ortaya atarak demokratik federasyon sisteminin, parlamenter bir yönetimin kurulması gerektiğini, Çinliler ile diyalog ve sohbet aracılığıyla uzlaşmaya gidilmesi gerektiğini, diktatör devletlerin zaaflarını küçümsememek gerektiğini, bu uzun ve zorlu mücadelede zafer kazanmanın mümkün olduğunu, Amerika’daki zencilerin de bu şekilde zafer kazandıklarını ifade etti. Bu konuşmalardan Amerika’nın Uygur meselesini yakından takip ettiği anlaşılıyordu. Doğu Türkistan’da olup bitenlerden bizim ne kadar haberimiz varsa, Amerikan hükümetinin de o derecede, belki bizden daha fazla haberi vardı. Bunlar Uygur halkının özgürlük mücadelesinde yalnız olmadığını gösteriyordu. Üçüncü konuşmacı Hans Hogrefe daha farklı konuştu. O Çinli aydınların 2008 yılında bir planı açıkladıklarını, umutsuzluğa gerek olmadığını, umudun Çin’in demokratik sisteme geçmesinde yattığını ifade etti. O daha net bir biçimde “Amerika Devlet Meclisi sizinle beraber, sizi destekler” diye konuştu. O yine Uygurların kendi kaderini tayin etme hakkı için verdiği mücadeleyi desteklediğini, bugün dünyanın gözünün Uygur meselesine çevrildiğini, Çinlilere bu meselenin ciddiyetini bildirmek gerektiğini ifade ettikten sonra, konuşmasını şu cümlelerle bitirdi: “Sizi destekliyoruz, Amerikan Meclisi sizi destekliyor, sizin mücadeleniz kesin zafere ulaşacaktır.” Umut verici bu konuşmalardan sonra toplantının bu birinci oturumu sona erdi. Saat 12:45’te başlayan ikinci oturumda ise avukatlardan T. Kumar (Advocacy Dirctor Asia & Pacific, Amnesty International USA ), Sophie Richardson ( Advocacy Director Asia Division, Human Rights Watch) ve Sarah Mckune (Human Rights İn China) söz aldı. Bu kişiler daha çok insan hakları ihlalleri ve terörizmden bahsettiler. Çin yönetiminin terörizmi bahane ederek Uygurları nasıl bastırdığını anlattı. Öğlenden sonra saat 14:30’daki oturumda Louisa Coan Greve (Director of East Asia, National Endowmnet for Democracy ), Kara Abramson (Advocacy Director, Conressional-Executive Comm’on China ) ve Amy Reger ( Principal Researcher, Uyghur Human Rights Project ) adlı kişiler konuştu. Louisa Greve konuşmasında temel amaçlarının Çin’de demokrasiyi gerçekleştirmek olduğunu ifade etti. Kara Abramson ise Çin yönetimin din politikasını eleştirdi. Ona göre, Çin’de kanunluk dini faaliyetler ile kanunsuz dini faaliyetlerin sınır net ayrılmamıştır. Dini özgürlük Uygur bölgesinde yerine getirilmemiştir. Dini faaliyet alanı daraltılmıştır. Çin yönetimi yurtdışında farklı, yurtiçinde farklı propaganda yürütmektedir. Kanunda verilen haklar gerçekte uygulamaya konulmamaktadır. Çin yönetimi kanunu uygulamak bir yana, kanunu bozmaktadır. Halk kanunu korumaya çaresiz kalmaktadır. Bunun için Çin’de bağımsız adliye sistemi kurulmalıdır. O konuşmasının sonunda uluslararasında dini hakların ihlaline dikkat çekilmesi gerektiğini, böylece daha geniş kamuoyu oluşturulabileceğini, Uygur kültürünün geniş çapta tanıtılması gerektiğini vurguladı. Amy Reger de konuşmasında Uygur medeniyetinin Çin yönetimi tarafından sistemli bir şekilde yok edilmekte olduğunu, Çin yönetiminin Uygurları yok etme amacının açık ve net olduğunu, asimilasyon politikasının en ücra köylere kadar uygulanmaya konulduğunu ifade ettikten sonra, insanlığa karşı işlenmiş cinayetler dosyası hazırlanmakta olduğunu, dolayısıyla Çin yönetiminin Uygurlara uyguladığı işkencelerle ilgili belgelerin de toplanmakta olduğunu ekledi. Son oturuma Ulrich Delius (Director Asia, Society for Threatened Peoples), Joshua Cooper (Hawaii Institute for Human Rights ) ve Marco Perduca (İtalian Senator) konuşmacı olarak katıldılar. Bu konuşmacılar daha çok otonomi üzerinde görüş bildirdiler. Bunlardan Ulrich Delius otonomilerin Çin’in birliğini korumak ve merkezi hükümetin kontrolünü güçlendirmek için kurulduğunu, ancak bunun anayasada yer almış ise de, yerel kanunda yer almadığını, yerel hükümetlerin yetkilerinin kullandırılmadığını, yerli halkın partide fazla yer almasına izin verilmediğini; hakiki otonomide ise yetki paylaşımı, yargı bağımsızlığı ve demokrasinin temin edilmesi gerektiğini vurguladı. O konuşmasının sonunda çıkış yolunun şu andaki mevcut otonomi değil, hakiki otonomi olduğunu bildirdi. Marco Perduca da konuşmasında hakiki otonomi talebinin ortaya atılması gerektiğini, mevcut otonominin hakiki otonomiye dönüştürülmesi gerektiğini, bu meselenin diyalog yoluyla, demokratik yollarla halledilmesi gerektiğini, böylece uluslararası desteğe erişmenin mümkün olduğunu ifade ettikten sonra, “kendi kaderini kendi tayin etme hakkı” sloganının “otonomi” sloganına dönüştürülmesi talebini ortaya koydu. Bu talep toplantı salonunda sert tepkilere yol açtı. Rabia Hanım’ın bu talebi İtalya’da dile getirdiğini, İtalyan uzmanları aracılığıyla bu toplantıda ortaya konulduğunu söyleyenler de oldu. Dünya Uygur Kurultayı’nın başkan yardımcısı Seyit Tümtürk Efendi hemen ayağa kalkarak bu olayın arka perdesinin anlatılmasını talep ettiyse de, konuşmacı bu durumu geçiştirdi. Bağımsızlık hedefini otonomi hedefine dönüştürme fikrini vekiller kabul edecek gibi değildi. Büyük umutların beklendiği toplantının havası birden değişti, herkes gergindi. Sonra Rabia Hanım kulislerde böyle bir şey olmadığını, bir yanlış anlaşılmanın söz konusu olduğunu, hedefin değiştirilmeyeceğini anlatmaya çalıştı. Herkes rahat bir nefes almış gibi oldu, ancak bazıları bu kuşkuyu kurultay karar metninin ilan edildiği güne kadar taşıdı. Eğer bir oldu bittiyle hedef değiştirilseydi, Doğu Türkistan milli hareketinin ikiye bölüneceği kesindi. 60 yıldır mevcut olan otonomi rejimi gerçekten insanlarda büyük hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaratmıştı. Böyle bir rejimin sahtesi de, hakikisi de Uygur halkı için fazla bir şey ifade etmeyecekti. Yabancı uzmanlar dünyanın diğer bölgelerinde uygulanan otonomiler hakkındaki deneyimlerinden yola çıkarak böyle bir talebi ortaya koymuş olabilirler. Ancak onların Çin yönetiminin Uygur halkını asimilasyonla yok etme maksat planlarından, Çinlilerin geleneksel yutma politikasından habersiz oldukları açıktır. Bütün mesele zaten buradadır. Kötü niyetli yönetime iyi niyetle yaklaşmanın bedeli her zaman ağır olmuştur. Bunun tarihte yüzlerce örneği bulunmaktadır.
19 Mayıs günü sabah otele çok uzak olmayan bir okulun salonunda terörizm, dini özgürlük ve otonomi gibi çok önemli konular hakkında müzakere ve tartışmalar yapılacaktı. Fakat konuşmacılar her halde önceden haberdar edilmemiş olacak ki, hemen hemen hepsi hazırlıksız idiler. Kürsüye çağırılanlar irticalen bir şeyler söylemeye çalıştılar, ancak konuşmaları pek tatmin edici değildi. Sadece 11 Eylül’den sonra kendi bölgelerindeki faaliyetlerde yaşanan zorluk ve engelleri dile getirmeye çalıştılar. Oysa müzakere edilecek çok önemli konular vardı. Mesela terörün tanımı nedir? Terörü yaratan sosyal, siyasal ve psikolojik sebepler nedir?. Terörün Uygur davasıyla alakası nedir?. Uygur halkının Çin hakimiyetine karşı sürdürdüğü mücadele özgürlük mücadelesi mi ya da terör mü? Uygur mücahitleri terörist mi özgürlük savaşçıları mı? vs… Ben hazırlıksız yapılan bu konuşmalardan pek fazla bir şey beklemediğimden, İliyar Şemsettin arkadaşımın rehberliğinde şehir turuna çıktım. İliyar Şemsettin İzmir’de birkaç sene aynı çevreyi paylaştığım bir arkadaştı. O İzmir’de ekonomi alanında Yüksek Lisansını yaptıktan sonra doktoraya başlamış, ancak doktorasını tamamlamadan Washington’a gelip yerleşmişti. Çevreyi iyi tanıyordu. Arabasıyla şehir merkezine doğru giderken, özellikle beni Beyaz Saray’a götürmesini rica ettim. Washington şehri sandığımdan çok daha güzeldi. Yolda ilerlerken düzenli, planlı yapılan villalar, binalar ve kavşaklar dikkatimi çekti. Sanki bütün şehir villalardan oluşuyor, herkes villalarda oturuyordu. Muhit gerçekten çok güzeldi. Baş döndürücü gökdelenlerden eser yoktu. Öğrendiğime göre, şehrin çevre güzelliği bir devlet politikası haline getirilmişti. Kimse balkonuna çamaşır asamazmış, kimse kendi bahçesinde dahi belediyenin izni olmadan bir değişiklik yapamazmış. Evin bahçelerindeki çimlerin boyu bile kontrol edilirmiş. Çevreye zarar vermenin, hayvanlara zarar vermenin cezası çok ağrımış. Gördüğüm kadarıyla her yer düzenli, temiz ve güzeldi. Biz arabayı bir yere park ettikten sonra, o meşhur Beyaz Saray’a doğru ilerledik. Artık televizyonda belki yüzlerce kez izlediğim Beyaz Saray’ın önündeydim. Gerçekten ihtişamlıydı. Sarayın önünde Sri Lanka’daki Tamil Kaplanları yanlılarından bir grup gösteri yapıyordu. Bazılarının bağırmaktan sesleri kısılmıştı. Obama’nın da bu sesleri duymaması mümkün değildi. Beyaz Saray’ın önünde birkaç fotoğraf çektirdikten sonra, çevreyi dolaştık. Etrafta kılık kıyafetleri farklı, simaları farklı, çeşitli etnik kökenden insanlar vardı. Kimse kimseyi süzmüyor, kimse kimseyi rahatsız etmiyordu, çok uyumlu ve barışık bir toplum sergiliyordu. Belki de Amerika’da beni en çok etkileyen şey buydu. Değişik etnik kökenden gelen insanların bir arada barış ve huzur içerisinde yaşayabilmeleri belki pek çok insanın arzusu ve ideali olabilir. Ben burada böyle bir şeyin mümkün olduğuna şahit oldum. Pek çok toplumda yaşanan gerginlikler, çatışmalar ve kavgaların temelinde ırk, din, inanç ve kültür çatışması yatmaktadır. Irkçılık ve milliyetçilik duygu ve anlayışı kuvvetli olan toplumlarda insanlar, diğer etnik kökenden insanlara genellikle başka gözle bakarlar. Bu tür bakış farklı etnik kökenden gelen insanlarda nefret ve kin duygusu uyandırır. Yılların birikimiyle, bu nefret ve kin çeşitli çatışmalara ve kavgalara yol açar. Amerika her halde bu tür çatışmaların acısını çok çekmiş olmalıdır ki, bugün ırkçılık yapmayı en ağır cezai işlem gerektiren bir suç olarak kabul etmektedir. Yani Amerika’da sosyal eşitlik, milli eşitlik yasalarla sağlanmış durumda. En basit bir örnek vermek gerekirse, Çin hakimiyetinin ırkçı, baskıcı, adaletsiz, despot yönetimine karşı düzenlenen 3. Dünya Uygur Kurultayı’nın vekillerini otelden otele, toplantıdan toplantıya taşıyan iki otobüsün şoförü Çinliydi. Ne biz onları rahatsız ettik, ne de onlar bize yan baktılar. Onlar sadece görevini yapıyorlardı. Oysa Çin’de etnik Handen olan Çinliler Uygurlara, Tibetlilere, Moğollara ve diğer etnik gruplara tepeden bakar, onları aşağılar, otellere almaz, 2. sınıf vatandaş muamelesi yaparlar. Diğer etnik gruplar da Çinlilere nefretle bakar, kin duyar, elinden gelse bir kaşık suda boğacakmış gibi bir tutum sergiler. Çinliler Uygurlara “çianto” (<quantou “sarıklı”), “kebapçı” derken, Uygurlar da Çinlilere “Hitay” derler. Bu kelimeler asli anlamı dışında hakaret amacıyla kullanılır. Bu durum devam ettiği sürece toplumlar arasında barış ve huzurun tesis edilmesi, insanların bir arada yaşamaları mümkün değildir. Ne yazık ki, yönetimler, iktidarlar, bazı çevreler bunu anlamamakta direnmektedirler. Bence, Amerika’daki toplum modeli dünyaya örnek olmalı, barış ve huzur isteyen her devlet, her toplum bu modeli hayata geçirmelidir.
Şehir turundan sonra akşamüzeri otele döndük. Bir önceki akşam başlayan misafirlik bu akşam da devam etti. Samet adında bir hemşerimiz yedi sekiz kişiyi evine davet etmişti. Ancak iki arabayla gidebildik. Gittiğimiz villa tipinde güzel bir evdi. Hemşerimiz hiçbir zahmetten kaçınmamış, zengin bir sofra hazırlamıştı. Çoğu hasretini çektiğim yemeklerdi. Uygulamakta olduğum diyet programını bir anda unutuverdim.
Ertesi gün, yani 20 Mayıs günü, toplu olarak Amerikan Kongre Binasını, Kızılderili Müzesi, Nasa Uzay Havacılık Müzesi, Yahudi Soykırımı Müzesini gezdik. Buralar ortaokul ve lise öğrencileriyle doluydu. Çeşitli okullardan gelen öğrenciler öğretmenlerinin rehberliğinde toplu olarak gezdiriliyordu. Müzeler gerçekten canlı eğitim merkezleri durumundaydı. Mesela Kızılderili Müzesinde Kızılderililerle ilgili her şeyi bulmak mümkündü. Kızılderililerin yaşam tarzı ve geleneklerini her bölüme yerleştirilen televizyondan izlemek mümkündü. Kızılderililerle ilgili yapılan yayınlar küçük bir kütüphane oluşturacak kadar çoktu. Nasa Havacılık Müzesi’nde ise, en eski havacılık teknolojisinden en son havacılık teknolojisine kadar olan gelişmeler bölümlere, sıralara ayrılarak en canlı bir şekilde sergileniyordu. Buraları gezip de etkilenmemek elde değildi. Burada benim en çok dikkatimi çeken şey, Yahudi çocuklarının fazla olmasıydı. Bunlar genellikle kongre binası ve etrafında gezdiriliyordu. Buralarda gezerken, yolun kenarına konulan “ Tanrı Çin komünistlerini cehennemde yakacak” anlamında bir Çince pankarta gözüm takıldı. Pankartı okuduğumuz gören orta yaşlı iki Çinli bayan hemen yanıma yaklaşıp komünist partisi üyesi olup olmadığımı sordu. Olmadığımı söyleyince, bu sefer kızıl gençler örgütü üyesi olup olmadığımı sordu. Ben ilkokul ve ortaokul çağlarında üye olduğumu söyledim. Onlar hemen “Biz şimdi seni bu örgütten kurtaracağız” dedi ve ardından “Tanrı şahit olsun, sen artık bu örgütün üyesi değilsin” dediler. Bunlar, komünist partisi üyesi olup buralara gelen kimseleri partiden kurtarma görevini yerine getiriyorlardı. Falungong tarikatından olan bu iki bayan ayrıca Çin komünistlerinin uyguladıkları işkence ve zulmü içeren broşörleri dağıtıyorlardı. Bunları görünce, Çin komünist partisinin gerçekten lanetli bir parti olduğunu düşünmeden geçemedim.
21 Mayıs benim için unutulmaz bir gün oldu. Amerikan kongre binasında, Amerikan bayrağıyla yan yana gelen ay yıldızlı gök bayrağın altında, Amerikan senatörleriyle birlikte, ayağa kalkıp Uygur milli marşını okudum ya, artık ölsem de içimde bir ukde kalmayacaktı. Ben hayatım boyunca böyle bir duyguyu yaşamak istiyordum. Gözlerimden oluk oluk akan yaş Marş bitinceye kadar devam etmişti. Allah’ım, bu duyguyu bana 20 milyon Uygur halkından önce tattırmıştı. O an bu duyguyu yakın gelecekte tüm halkıma da tattırması için dua ettim. Çok duygusal anlardı bu. Herkes ağlıyordu, herkesin gözlerinden yaş damlıyordu. Bu marş radyoda, televizyonda ve her faaliyette çalınmalı ve okunmalıdır. Uygur milli marşından sonra, Amerikan ulusal marşı çalındı. Sonra program yöneticisi Alim Seyitof Bey’in davetiyle Rabia Hanım kürsüye çıktı. Yine o etkileyici, kararlı, akıcı konuşmasıyla herkesi kendine hayran bıraktı. O konuşmasında Uygur halkının şiddete karşı olduğunu, yurtdışındaki Uygurların yaşadıkları ülkelerin yasalarına kanunlarına uygun hareket ettiklerini ifade ettikten sonra, insan hakları, Uygurların kendi kaderini kendi tayin etme hakkı ve demokrasi konusuna vurgu yaptı. Ardından Kongre Üyesi Lincoln Diaz-Balart kürsüye geldi. O konuşmasında şunları söylüyordu: “Biz adalet için sürdürdüğünüz mücadeleyi destekleriz”, “Dava önemli olan şey dayanıklılıktır. Dayanıklılık olursa, dava bir gün kazanacaktır”, “Amerikan halkı sizin dostunuzdur”, “Ben sizi destekliyorum, davanız zaferle sonuçlanana kadar sizinleyim”. Bu ifadelerin bize verdiği morali tarif etmek imkansızdı. İnsana Doğu Türkistan sanki yarın özgürlüğüne kavuşacakmış gibi bir duygu veriyordu. Uygur halkının gerçekten böyle bir morale ihtiyacı vardı. Bu konuşma umutları yeniden yeşertti. Kongre Üyesi Chris Smith’in konuşması da umut vericiydi. O konuşmasında Çin yönetiminin Uygur halkının kişilik haklarına saygı göstermesi gerektiğini, Amerikan meclisinde göçmen nakletme ve planlı doğum meselesi konusunda kanun çıkarılması gerektiğini dile getirdi. O konuşmasını şöyle tamamladı: “Amerikan meclisinde dostunuz var. Umutsuz olmayınız”, “Çin’de bir gün demokrasi gelecektir.”, “Korkmayınız, korkmazsanız işiniz çözüme kavuşacak, korkarsanız Çinliler sizi yok edecektir.” Kongre Üyesi Frank Wolf’un konuşması da bu yönde idi. O da Çin’in bir gün yıkılacağını, Çin’e demokrasi geleceğini belirtti. Kongre Üyesi Bill Delahunt, Kongre Üyesi James McGovern de benzer temennilerde bulundu. Sonra kürsüye senatör Sherrod Brown davet edildi. Onun konuşmasından alabildiğim notlar şöyleydi: “Rabia Hanım bir kahramandır. Hepiniz birer kahramansınız.”, “Dini özgürlük, kişilik hakları meselesiyle ilgili kanun tasarısı hazırlanmaktadır.”, “Uygur halkı uzun tarihi olan, dünya medeniyetine büyük katkı sağlayan bir halk. Bundan sonra da katkı sağlayabilirsiniz.” Konuşmalar ruhumuzu okşuyordu. Sanki bütün dünya yanımızdaydı. Bunları dinledikçe ne kadar haklı olduğumuzu, sürdürdüğümüz mücadelenin ne kadar kutsal, sorumluluğunun ne kadar ağır olduğunu anlıyorduk. Burada bulunanlar gerçekten ejderhayla savaşan, onu alt etmeye çalışan birer savaşçı, birer kahraman idiler. Tarih bir gün bunları altın harflerle yazacaktır. Senatör Sherrod Brown’dan sonra, kürsüye Barbara Haig Hanım geldi. O kısa adı NED olan National Endowment for Democracy (Demokrasi İçin Ulusal Bağış Vakfı) adlı kuruluşun başkan yardımcısıydı. Onun konuşmasından not ettiğim cümleler şöyleydi: “Davanızdaki gelişmelerden etkilendik.”, “Özgürlüğünüz için mücadele ediniz.”, “Siz de dünyadaki diğer demokratik güçler gibi bir güce dönüştünüz.” Bunlar belki pek çoğumuzun duyduğu, bildiği cümlelerdir. Ancak bunların Amerikan kongresinde söylenmiş olması ayrıca önemliydi. Dolayısıyla tercümanın özetleyerek yaptığı tercümeden önemli noktaları mümkün olduğu kadar not etmeye çalıştım. Ardından kürsüye Hans Hogrefe geldi. Bu kişiyi daha önce dinlemiş olmama rağmen, ilk defa dinliyormuş gibi, yine konuşmalarını kaydetmeye başladım. O şu cümleleri sarf etti: “Uygurları tanıtmanız için yardım edeceğiz.”, “Kişilik hakları için mücadele etmemiz gerek.”, “Dünya Uygurlara ilgi duymaya başladı. Bu konuda ortak düşünce oluştu.”, “Sizin için hizmete hazırız. Sizin sesinizi ulaştırmaya hazırız.” Konuşmacılar arasında en çok ilgi gören, en çok alkışlanan kişi Kara Abramson Hanım oldu. O gayet güzel Uygurca öğrenmiş olup bütün konuşmasını Uygurca yaptı. On beş dakika içinde gönülleri fethetti. Amerikan kongresinde genç bir bayanın bu denli güzel ve akıcı bir biçimde Uygurca konuşması kimsenin aklına gelmemişti. O Uygurcayı niçin öğrenmişti, nasıl öğrenmişti, ne kadar zamanda öğrenmişti? Bunlar benim kadar herkesin merak ettiği sorular idi. Sonradan öğrendim ki, bunlar Nebican Tursun’un marifetleri idi. Böyle bir sonuç olsa olsa Nebican’dan beklenebilirdi. Kendisi Moskova’da tarih bilimi sahasında doktora yapmış, sonra Amerika’ya gidip yerleşmişti. Genç, kabiliyetli bilim adamlarımızdan biri idi. Pekinde Milletler Üniversitesi (Eski adı Milletler Enstitüsü idi)nde, aynı fakültede, aynı bölümde beraber okuduğumuz için, kendisini çok iyi tanıyordum. Kara Abramson Hanım konuşmasında Doğu Türkistan’daki mevcut durumu anlatmaya çalıştı. Konuşması bitince, birkaç dakika ayakta alkış tufanına tutuldu. Böyle bir yerde bir yabancının bizim dilimizle bizim derdimizi dünyaya anlatmaya çalışması gerçekten inanılmaz bir şeydi. Öğrendiğime göre Kara Abramson Hanım Yahudi kökenliydi. Kurultay çalışmalarına aktif destek veren ve bizzat katılanların bir kısmının Yahudi kökenli olması dikkatimi çekmişti. Bunun sebeplerini öğrenmeye çalıştım. Öğrendim ki, Çin başından beri Filistinlileri desteklediği, onlara yardım ettiği için, Amerika’daki Yahudiler de Uygur meselesiyle ilgilenmeye başlamışlardı. Yani bu ilginin arkasında devletler arasındaki menfaat söz konusuydu. Ama ne olursa olsun, Uygur davasının her türlü desteğe, ilgiye ihtiyacı vardı. Sonraki konuşmacılar arasında en çok dikkatimi çeken Tayvanlı hanım Liao Tienchi oldu. O Çalışma Kampları Araştırma Fondu ( Laogai Research Found )nun müdürüydü. Çin’de doğmuş, ama Tayvan’da yetişmişti. O konuşmasında şu ifadeleri kullandı: Uygurların davası için sürdürdüğü mücadeleye saygı göstereceğim. Batı devletlerinin afyon savaşı neticesinde Çin’i parçalamış olması Çin psikolojisinde hassasiyet yaratmıştır. Çinliler hep batılıları Çin’i parçalayacaklar diye düşünür. Çin halkı Uygur halkını, Doğu Türkistan’ı iyi tanımıyor, orada da devlet kurulmuş olduğunu bilmiyor. Çin komünist partisi Doğu Türkistan’ı, Tibet’i işgal etmiştir. Urumçi, Karamay, Şihenze şehirlerinde nüfusun yüzde 70-80’i Çinlidir. Çinliler 11 Eylül olayından sonra terörizm bahanesiyle Uygur halkını şiddetli bir biçimde bastırmakta. Şu anda yapmanız gereken iş kendi kültürünüzü tanıtmanız, milli kimliğinizi korumanızdır. Çin komünist partisi Çin halkının da düşmanıdır. Sizin düşmanınız Çin halkı değil, Çin komünistleridir. Çin komünistleri tarihinizi saptırmaktadır. Kendinizi iyi tanıtmanız gerekiyor. Etnik Handen gelen bir Çinli hanımın bu ifadeleri dünyanın gözü önünde Doğu Türkistan’da yaşanan zulüm ve haksızlıklara tanıklık edecek nitelikteydi. Artık yerden göğe kadar haklı olduğumuz ortaya çıkmıştı.
Öğlenden sonra topluca Çin’in Washington büyükelçiliğine gidilip elçilik önünde gösteri yapıldı. Böyle bir gösterinin yapılması şarttı. Çin yönetimine sert bir mesajın verilmesi gerekiyordu ve verildi. Gösteriden sonra tekrar kongre binasının bir başka salonunda toplantıya devam edildi. Bu toplantıda değişik bölgelerden gelen delegeler, özellikle teşkilat ve dernek yetkilileri kurultay hakkındaki duygularını anlatmaya davet edildi. Sabahki oturumdan sonra herkes heyecanlıydı. Bu heyecan konuşmacıların ses tonlarına da yansımıştı, sesler yükselmiş, konuşmalar umut vericiydi. Bir gün böyle bir heyecanla sona erdi. Bu heyecanı otel lobisinde gece saat 12:00, hatta sabahın 2:00’sine kadar birbirleriyle paylaşanlar oldu.
22 Mayıs sabah kahvaltıdan sonra, otel lobisinde Rabia Hanım delegeleri bir araya t toplamış, bir delikanlıyı ortaya alarak, heyecanla nutuk atıyordu. Ne olduğunu merak ederek kalabalığa yaklaştım. Rabia Hanım Doğu Türkistan’da yaşanan zulümleri, haksızlıkları, adaletsizlikleri, hakaretleri, işkenceleri anlattıktan sonra, ortadaki delikanlıya babasının propagandasına aldanmamasını, babasıyla aynı safta yer almamasını, hatta babasının doğru yola dönmesine yardımcı olmasını istiyordu. Sonradan öğrendiğime göre, bu delikanlı Kırgızistan’dan gelen Nurmuhammet Kenci’nin oğluydu. Nurmuhammet Kenci birkaç günden beri kurultay vekillerine kendi yazdığı bir kitabı dağıtıp Çin lehine propaganda yapıyordu. Kitabın bir kısmı Uygurca, bir kısmı Rusca, bir kısmı da İngilizce yazılmıştı. Dün gece Uygurcasına şöyle bir göz atmıştım. Hemen hemen her cümlesi bozuk, gramer ve imla hatalarıyla doluydu. Dolayısıyla ciddi bulmayıp okumaya değer görmemiştim. Bunun Rusca kısmını okuyanlar, Nurmuhammet Kenci’nin Uygurların tarihte devlet kurmuş bir millet olmadığını, şu anki otonomi haklarının Uygurlar için yeterli olduğunu, Doğu Türkistan’ın çok geliştiğini ifade ettiğini tespit etmişlerdi. Bu adamın Kırgızistan heyetiyle gidip Wang Lequan ile görüştüğünü de bu arada öğrenmiş oldum. Bir kişinin değişik vesile ve nedenlerle Çin’e gitmesi ve Çinli yetkililerle görüşmüş olması gayet normal bir durumdur. Ama Çin yönetimiyle aynı ağızdan konuşup bir milletin kaderiyle oynaması kabul edilemezdi. Yurtdışından Urumçi’ye giden bir kişinin dış görüntülere aldanması çok kolaydır. Çünkü Çin yönetimi Urumçi’ye çok sayıda gökdelenler inşa ederek insanlara bir nevi çağdaşlık, gelişmişlik hissi aşılamıştı. Çinliler bir şehre gittiklerinde, önce o şehrin gökdelenlerini sayarlar, ne kadar çok gökdelen bina varsa, o şehri o derece gelişmiş sayarlar. Yıllar önce İzmir’e gelen Çinlilerin burada gökdelen binaların olmadığını, buranın Çin’den çok geri kaldığını söylediğini bizzat duymuştum. Urumçi’deki gökdelenler Washington’da bile yoktu. Çinlilerin anlayışına göre, burası da geri kalmış sayılabilirdi. Ayrıca Urumçi’de son dönemlerde çok sayıda milli lüks restaurantlar ve oteller türemiş olup, müşterilerle dolup taşıyordu. Boğazına düşkün bir seyahatçi burada asla anormal bir durum tespit edemezdi. Ama şunu düşünmezlerdi ki, Urumçi nüfusunun yüzde 85’i Çinli, yüzde 15’i Uygurdur. Buradaki yüzde 15’lik Uygur 20 milyon Uygur’un durumunu yansıtamaz. Uygur nüfusunun yüzde 80’i Doğu Türkistan’ın güney kesimlerindedir. Acaba oradaki Uygurların yaşamı nasıldı?. Nurmuhammet Kenci’nin yanılgısı buradaydı. O her halde Doğu Türkistan’ı Urumçi’den ibaret saymıştı. Aslında böyle bir adamın kurultaya davet edilmesi doğru değildi. Sonrada anlaşıldı ki, onu buraya davet eden Rabia Hanımdı. Rabia Hanım bu hatası için kurultay vekillerinden çok özür diledi ve davetiye gönderme meselesinde pek fazla titizlik gösteremediğini ifade etti. Rabia Hanım konuşmasının sonunda, Nurmuhammet Kenci’nin kurultay toplantılarına katılmasının engellenmesi gerektiğini, çünkü katılırsa müzakereleri sabote etme olasılığını söyledi. Böylece kurultayın dünkü açılışından sonra ilk toplantısını yapmak üzere salona gittik. Bu ilk toplantıya Nurmuhammaet Kenci’nin oğlu da katıldı. Rabia Hanım açılış konuşması yaptıktan sonra, Nurmuhammet Kenci’nin oğlunun salondan çıkmasını istedi. Sonra toplantının gündem maddesi belirlendi ve divan heyeti oluşturuldu. Ardından Almanya başbakanının, Almanya Dışişleri Bakanlığının, Almanya parlamentosunun, Almanya Baverya Eyaleti Hükümeti’nin, Almanya Hıristiyan Demokrat Partisi, Yeşiller Partisi, Liberal Parti ve Sosyalist Parti’nin toplantıya gönderdiği tebrik mektupları okundu. Sonra Rabia Hanım tekrar söz alarak bu kurultayın neden Amerika’da yapıldığını, nasıl planlandığını ve nasıl para toplandığını anlattı. Rabia Hanım’ın espri anlayışı çok kuvvetliydi. Konuşma sırasında zaman zaman espri yapmaktan kendini alamıyordu. O bir ara “Ben çok kıskancım, hasetçiyim, kıskançlığım beni bu aşamaya getirdi” deyiverdi, şaşırdım, sözünün sonun merak ettim. Dedi ki “Başkalarının bayraklarını görsem kıskanırım.” Anladım ki, o başka devletlerin bayraklarını gördüğünde, milli marşlarını dinlediğinde, büyükelçilik binalarını gördüğünde, devlet başkanlarını gördüğünde dayanamıyordu, kıskanıyordu. Bu tür duygunun zaman zaman hepimizde oluştuğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sonra Washington’da bir ev yaptırmak istediğini ifade etti. Dedi ki: “Bir ev yaptırmak istiyorum; bir katı cami olsun, bir katı kültür merkezi olsun, bir katı Geçici hükümet ofisi olsun, bir katı Doğu Türkistan Büyükelçiliği olsun.” Bu proje beni çok etkilemişti. Böyle bir proje için para lazımdı. Para toplamak lazımdı. Bir ara fırsatını bulup yanımdan 500 Amerikan Doları çıkarıp Rabia Hanım’a uzattım. Bu beş yüz doları beş bin dolar olarak kabul edeceğini söyleyip hemen yanındaki hesap işlerinden sorumlu bir arkadaşımıza teslim etti. Gerçekten çok etkilenmiştim. Bir anda ancak elimden bu gelirdi. Kurultay süresince gözlemci sıfatımı korumaya çalıştıysam da, zaman zaman etkileniyor, heyecanlanıyor, duygularıma yenik düşüyordum.
Sonra kurultay geçen üç yıllık süre içerisindeki faaliyetler hakkında hazırlanan raporların okunmasıyla devam etti. Önceki kurultayda görev alan arkadaşlar üç yıl içerisinde yaptıkları faaliyetleri örnekleriyle anlatmaya çalıştı. Toplantının bu gündemi akşama kadar devam etti. Toplantısı sırasında, öğlen yemekleri için çoğunlukla pizza sipariş ediliyordu. Bazen Pakistan yemekleri, bazen de Afgan yemekleri geliyordu. Arada bir Washington’da yaşayan hemşerilerimizin birlikte evde yaptıkları yemekler geliyordu. Dolayısıyla kurultay süresince yemek konusunda fazla sıkıntı yaşadığımız söylenemezdi.
Kurultayın 23 Mayıs günündeki gündem maddesi seçim olarak belirlenmişti. Bu bana biraz garip geldi. Çünkü kurultay hiçbir meseleyi müzakere etmemişti. Özellikle strateji meselesi, yol haritasının belirlenmesi kurultayın en önemli göreviydi. Bunlar müzakere konusu dahi edilmeden, tartışılmadan seçime gidilmesi gerçekten tuhaftı. Benim bildiğim kadarıyla, kurultaylarda değişik komisyonlar kurulur, ilgili kişiler katılır, belli konular tartışılır, sonra komisyon raporu hazırlanır, bunlar birleştirilip sonuç bildirgesi hazırlanırdı. Oysa bu kurultayda bunlardan bahseden olmadı. Benim beklediğim şey, bu dava için neyin, ne zaman, nasıl yapılacağı, uluslar arası dengelerin nasıl sağlanacağı, yurtiçi ve yurtdışındaki faaliyetlerin nasıl koordine edileceği, hangi araçların kullanılacağı gibi meselelerin müzakere edilip tartışılması ve bunlarla ilgili önemli kararların alınmasıydı. Ama olmadı, hemen seçime geçildi. Önce seçim heyeti oluşturuldu, sonra önceki kurultayda görev alan tüm kişiler görevlerinden istifa ettiler, sonra kurultayın yeni başkan adayları belirlenmeye çalışıldı. Rabia Hanım’a karşı kimse aday olduğunu açıklayamadı. Vekiller oybirliğiyle Rabia Hanım’ı tekrar Dünya Uygur Kurultayı’nın başkanlığına seçiler. Sonra başkan yardımcıları oy verme yöntemiyle seçildiler. Bu da garipti. Normalde kurultay başkanı seçer, başkan da kendi ekibini oluşturmak için yardımcılarını seçmesi gerekirdi. Burada kurultayın başkan yardımcıları da seçimle iş başına getirildiler. Artık başkan yardımcıları seçimle geldikleri için, başkanın yanlış yapan başkan yardımcılarını görevden alma yetkisi olmayacaktı. Bunlar bir sonraki kurultayda istifa edene kadar görevde kalacaklardı. Böyle bir yanlışlık nasıl yapılır, hala anlamış değilim. Bana umut veren şeylerden biri, kurultay sırasında yaşanan tartışmaların son derece demokratik bir atmosferde geçmiş olmasıydı. Bir gün Doğu Türkistan parlamentosunda da böyle medeni, demokratik bir sahneyi görmeyi çok isterdim. Kurultayın bütün birimlerinin sorumluları seçimle belirlenmiş oldu. Seçim sonucuna kimsenin itirazı olmadı. Seçilen kişilerin bundan sonra yapacaklarını, projelerini anlatmaları istenmiş ise de, sonra bunlar unutuldu. Toplantının sonunda, başkan ve başkan yardımcıları birlikte fotoğraf çektirdiler.
Seçim sırasında vekillerin oyuna sunulan önemli bir husus, önceki kurultayın nizamnamesi idi. Nizamnamenin maddeleri teker teker tartışmaya açıldı. Nizamnamenin 3. maddesinde yer alan 1933 ve 1944 yıllarında kurulan Doğu Türkistan Cumhuriyeti tarafından kabul edilen devlet armasının Yakub Bey dönemine ait olması nedeniyle değiştirilmesi meselesi tartışılmış ise, fikir birliği oluşmadığı için sonra müzakere edilmek üzere ertelendi. Önceki kurultayda belirlenen hedef değiştirilmedi. Nizamnamedeki bazı ifadelerin değiştirilmesine karar verildi. Mesela önceki nizamnamenin 6. maddesinin 3. fıkrasında bulunan “dini siyasetten ayıran” ifadesi çıkarıldı. Bazıları “Dünya Uygur Kurultayı” adının yerine “Uyguristan milli kurultayı” adını önerdiler. Ancak öneri hemen reddedildi. “Uyguristan”mı diyelim, “Doğu Türkistan” mı diyelim meselesi yine gündeme getirilmeye çalışıldı. Bir ara hatta “Dış Moğolistan”a “Kuzey Moğolistan”, “İç Moğolistan”a “Güney Moğolistan” diyelim şeklinde öneriler de ortaya atıldı. Asil tartışılacak meseliler bir kenarda kalıp çok acil ve mühim olmayan konuların ortaya atılması beni rahatsız etmişti. Ortaya atılan, tartışılan konuları mümkün olduğu kadar not etmeye çalıştım. Kurultay sürecinde böyle not tutan fazla kimse yoktu. Bir ara bir kişinin “Çin casusları not tutuyor, bunları Çin’e bildirecekler” dediğini duydum. İçimden gülmek geldi. “Allah’im bu millete zeval verme, bizlere sabır ver” dedim içimde. Gerçekten buraya gelenlerin bir kısmı etrafına kuşkuyla bakıyor, sürekli Çin casuslarından bahsediyorlardı. Benim çok yakından tanıdığım birkaç kişi hakkında da bu tür iddialarda bulunanlar oldu. Kanıt olarak Çinlilerle ticaret yaptıklarını, Çin’e rahat gidip geldiklerini gösteriyorlardı. Bu, yaptıkları işin doğru olduğuna inanmayanların, kendilerine güvenmeyenlerin psikolojisi idi. Eğer bir insan soysuz ise, alçak ise, vicdansız ise, özellikle cahil ise, farkında olup olmadan millete düşman olur, casusluk yapar, hainlik de yapar. Bu tür insanlar tarihin lanetli köşelerinde yer alırlar. Eğer soylu ise, vicdanlı ise, Çinlilerle ne tür ilişkilerde olursa olsun, asla millete düşmanlık yapmazlar. Rabia hanım’ın geçmişini bilenler bunu rahatlıklar kavrayabilirler. Rabia Hanım Çin iken, Hu Jintao ile aynı masada oturmuştur. Çin Siyasi Danışma Kurulu üyesiydi. Seyfettin Azizi, İsmail Emet ailesi ile yakındı. Bütün bunlar onun millet sevgisine, özgürlük isteğine, bağımsızlık iradesine engel olamamıştı. Burada ilginç bir ayrıntıyı hatırlatmadan geçemeyeceğim. Toplantı sırasında, bu işin içinde olan bazı vekillerin birbirlerine “yoldaş” diye hitap ettiklerini duydum. Belki bunlar alışkanlık olabilir, hoş görmek lazımdır.
Böylece kurultayın bugünkü faaliyeti sorunsuz tamamlanmıştı. Ertesi gün, yani 24 Mayıs günü, Amerikan Uygur Derneği’nin seçimi olacaktı. Bu faaliyetin kurultayla doğrudan ilgisi yoktu. Dolayısıyla bir gün zaman ayırıp Washington şehrini tekrar dolaşmayı, büyük alışveriş merkezlerine gidip bakınmayı, mümkünse New York’a gidip o meşhur Özgürlük İlahi heykelini görmeyi içimden geçiriyordum. O akşam İliyar arkadaşım beni evine davet etmişti. Tam yemeğe otururken, kapı çalınıp İliyar’ın kardeşi Behtiyar telaşla içeri girdi. Durumu anlamaya çalıştım. Behtiyar İliyar’ın kardeşiydi. Kanada’nın Montreal kentinden kurultaya katılmak için gelmişti. Bugün akşamüzeri hanımının doğurmak üzere olduğu haberini almıştı. Uçaktan uygun tarifeli bilet bulamayınca, sabah saat 01:30’un otobüs biletini almıştı. Telaşı yüzünden okunuyordu. Kanatları olsa hemen uçup gidecekti. Onun telaşıyla sofrada rahat oturamadık. Vakit yaklaşınca, İliyar ve ben birlikte onu otobüs terminaline götürmek için yola çıktık. Washington için oldukça küçük sayılacak bir otobüs terminalinde otobüse binebilmek için yolcular uzun kuyruk oluşturmuşlardı. Yarım saat bekledikten sonra, otobüse biniş sırası Behtiyar’a gelmişti ki, otobüste yer kalmadığı söylendi. Behtiyar elindeki biletle kapıda kaldı. Telaştan neredeyse ağlayacaktı. Bu arada hanımının doğum için hastaneye kaldırıldığı haberi de gelmişti. Onu teselli etmeye çalıştık. Bir sonraki otobüsün iki buçuk, üç saat sonra kalkacağı bildirilince, gerginlik daha da artmıştı. Burada tek bir şirketin otobüsü vardı. Otobüsü kaçıran hemen başka bir otobüse binemezdi. Beklemek zorundaydı. Otobüsler de külüstür olup hiç de Amerika gibi bir devlete yakışmıyordu. İliyar kardeşini arabasıyla New York’a kadar götürüp oradan yolcu etmeyi uygun bulduğunu söyleyince, bu bana da bal gibi geldi. Burada beklemeden hep birlikte arabayla gece vakti New York’a doğru yol aldık. Bu arada İliyar evden eşini ve kızını da almıştı. Ailece New York’a doğru ilerledik. Yaklaşık 4 saat sonra New York otobüs terminaline ulaştık ve Behtiyar’ı yolcu ettik. Benim New York’u görme isteğim böyle bir hikaye ile gerçekleşti. New York Amerika’nın simgesi haline gelen şehirlerden biriydi. Televizyondan, sinemalardan, belki yüzlerce kere görmüştüm bu şehri. Dolayısıyla buradaki pek çok şey tanıdık geldi. Köprüler, gökdelenler, Çin mahallesi, arka sokaklar…. Ve nihayet Özgürlük İlahi Heykeli. Heykel görününce heyecanlandım. Bu heykel bütün dünyanın özgürlük imgesiydi, bütün insanlığın özgürlük simgesiydi. Kutsaldı. Bilet alıp sıraya girdik. Kuyruğun ucu gözükmüyordu. Yaklaşık iki saat sonra, bizi heykelin bulunduğu adaya götüren vapura bindik. İskelede vapurdan inen ve vapura binenlerin haddi hesabı yoktu. Bindiğimiz vapur Özgürlük İlahı heykeline doğru yavaş yavaş ilerliyordu. Dev heykelin yanından fotoğraf tam çıkmayabilirdi. Biz uzaktan fotoğraf çekmeye başladık. En güzel manzarayı fotoğrafın arka zeminine sokmak çeşitli manevralar yapmak zorunda kaldık. Benim dün içimden geçirdiklerim bugün gerçek olmuştu. Son derece mutluydum. Vakit çok çabuk ilerliyordu. Sonra vapur bizi bindiğimiz iskeleye getirip bıraktı. Biz fazla oyalanmadan tekrar Washington’a doğru yola koyulduk. Döndüğümüzde saat 24:00 olmuştu.
25 Mayıs, kurultayın son günüydü. Bugünkü gündem daha çok teklif ve önerilerin sunumuydu. Toplantıda vekillerin bir kısmı gözükmüyordu. Özellikle Kanada’dan gelenler dün memleketlerine dönmüşlerdi. Toplantı öğlene kadar devam etti. Toplantı sırasında çeşitli teklifler sunuldu. Bazı teklifler ciddiydi. Mesela Doğu Türkistan davasında silahlı mücadelenin yerinin ne olması gerektiği hakkındaki teklif, milli dava sürecinde istihbarat toplama ve değerlendirme hakkındaki teklifler ciddi idi. Ancak alınması gereken kararlar alınmış olduğundan, sunulan bu tekliflerin ciddiyetle tartışılması ve bir sonuca bağlanması mümkün değildi. Ortaya konulan öneriler formaliteden öteye gidemedi. Böylece tarihi önemi haiz bu kurultay faaliyetlerini tamamlamıştı. Gözlemlerim sonucunda, kurultayın, bazı eksiklikleri sayılmasa, genellikle başarıyla tamamlandığını söyleyebilirim. Ama önümüzde yürümemiz gereken uzun bir yolun olduğunu da hatırlatmak zorundayım.
Öğlenden sonra, biz de Rabia Hanım’la vedalaştık. Rabia hanım son derece mahcup bir tavırla bizleri iyi ağırlayamadığını söyleyip bağışlamamızı istedi. Biz de her şey için teşekkür ettiğimizi, dokuz boyunca çok iyi ağırlandığımızı, çok memnun kaldığımızı ifade ettik. Sonra herkesle sarılarak vedalaştı. Ben elini öperek vedalaştım. Bu dokuz gün benim için unutulmazdı. Benim de artık çocuklarıma anlatabilecek bir hikayem olmuştu.